Ne zaman sana yazmaya başlasam

önce çaresizce
dipsiz kuyulara dalıyor bakışlarım
ardından uzun ve derin bir sessizlik…
Günleri sayarken aylar,
ayları sayarken yıllar geçti
ama ben en çok sana yazdım;
çünkü en çok seni sevdim;
seni bekledim.
Sonra tüm yazdıklarımı
sildim birer birer;
okudukça benden bir anı kalmasın,
yüreğin yanmasın diye.
Öfkeyi suya, sensizliği kağıda,
aşkı yüreğime yazdım;
gökten yıldız çalmak,
güneşe göz kırpmak,
boşluğu kavramak gibi…
Yazdıkça ateşe dokundum;
dokundukça yandım.
Sana yazmak,
seni yazmak:
Bazen hayata karşı buz kesilmek,
bazen sıcaklığını hatırlayıp erimek,
bazen de aşkın sesiyle irkilmek gibi…
Gidemedim,
senden geçemedim
ama biliyor musun,
sensiz geçen her gün
daha da korktum yokluğuna alışmaktan…
Rüyalarıma uzunca bir
süre uğramadın mesela
rüyamda bile göremedim seni…
Ta ki birkaç gün öncesine kadar.
Üşüdüm, dedim tek kelime
etmeden sadece sarıldın bana.
Şimdi mi,
şimdi yine sana yazıyor,
seni yazıyorum işte…
‘İşin doğrusu:
Varlığına alışmaktan daha zor oldu,
Yokluğuna alışmak.
Alıştım mı bilmiyorum; ama
mecbur olduğumu biliyorum.
Boşver…
Coşkusu da çok güzeldi varlığının,
Yokluğunun acısı da hiç
fena değildi hani…’